Menü

STUDIO VISITS: LAR STUDIO

Baştan söyleyelim: bu röportajdaki her detay renklere, formlara, hatta hayata bakış açınızı bile değiştirebilecek bir güce sahip! Okumaya başlamadan önce kahvenizi hazırlayın, yudumlamaya başlayın ve kendinizi Lar Studio'nun ritmine bırakın.

 

Laris Alara Kilimci kimdir, hikayeni bir de senden dinleyelim mi?

1993 yazında Newyork’da doğdum, Istanbul’da büyüdüm. Peçeteden anahtarlığa uzanan farklı seçkilerde koleksiyon yapmayı seven, bütün şarkı sözlerini ezberleyen ve detaylara önem veren hayalperest bir çocuktum. Görsel şeyler üretmek hayatımın bir parçası her zaman oldu. Objelerin kişilik özellikleri olduğunu düşünüyorum ve bu hep çok ilgimi çeken bir şeydi. Grafik Tasarım okumaya gittiğim Central Saint Martins’de projelerim çok farklı mecralarda üretirken buldum kendimi. 

Lar Studio'nun bugün hayatımızda olmasının ardındaki en büyük sebep ne sence?

Öncelikle siz tabii ki, takipçilerimiz ve müşterilerimiz. Sahip olduğu dinamik ve eklektik “state of mind”. Renklerin ahengine, desenlerin özgünlüğüne verdiğimiz önem ve beni heyecanlandıran gelecek planlarımız, sadece bir marka değil aynı zamanda bir desen ve tasarım stüdyosu olmamız. En önemlisi de yaratıcılıkla gerçek dünya arasındaki o dengeyi tutturmak. 

Renkleri ve formları kullanma tarzına hayranız. Kendine has bir havan var, özgün ve özgür olmayı nasıl başarıyorsun?

Çok teşekkür ederim. Müzik beni en çok etkileyen şeylerden biri içinde farklı tonları barındırdığı için. İlham kaynaklarım birbirinden oldukça farklı yerlerden geliyor; 20. YY. radikal tasarım akımlarının iddialı objelerinden tutup folk dekoratif sanatlarının dokularına giden geniş bir skala. İnsanın değer yargılarının bence bu konuda büyük bir etkisi var, ben ne olursa olsun kendin olmaktan yanayım. Kendin olmak bazen anlatılması daha güç bir şey oluyor çünkü ürettiğin iş sonunda satış amaçlı yapılan bir şey ve insanlar kategorize etmek istiyor. Ben kendimi bu yargılardan uzaklaştırmaya çalışıyorum ve ne hoşuma giderse onu alıyorum, dinliyorum, hissediyorum.

 

İçinden geldiği gibi mi, yoksa planlayarak mı yaratmayı tercih ediyorsun?

İlk başta kesinlikle içimden geldiği gibi. Sonra renkler, adetler ve desenlerin yoğunluk seviyesinin eşit dağılımı için planlama gerekiyor tabii ki. Planlama konusunda çok iyi olduğumu söyleyemem... :)

Yaratma sürecinde kendini nasıl motive ediyorsun ve ne sertlikte eleştiriyorsun?

Her başlangıç korkutucu oluyor. Neden yarattığımı sorgulama süreci diyebiliriz. Sonra "bir rahatla" diyorum kendime; araya bolca araştırma, keyif kahvesi, müze gezmesi ve düşünce girdikten sonra bir şekil çiziyorum veya bir renk görüyorum, duygusal bir bağ kuruyorum ve takıntı haline geliyor iyi bir anlamda. O anda beni onun nasıl iyi hissettirdiği veya nerelerde hayal edebileceğime dair umut dolu ve heyecanlı bir üretim sürecine giriyorum. Her gün aynı renkleri giymek kadar “obsesif” bir dönem oluyor genelde. Üzerinden altı ay geçtiğinde ise yaptığım tasarımları görmek istemiyorum ama onları satıyor oluyorum, o yüzden de görmeye devam ediyorum tabii.

Tasarımların mutluluk veriyor, desenler hep cıvıl cıvıl. Estetik yönden coşkulu ve dengeli, hem geleneksel hem de modern soyut desenler ahenk içinde dans ediyor gibi. Kişiliğinin bir yansıması mı bu durum?

Desenleri üretirken bir şekilde hep çocukluğuma dönüyorum. Anneannemin evinde çocukken çok gördüğüm ve bilinçaltıma yerleşmiş güneş sembolü mesela... Nostaljik olmamın sebebi belki de hayatıma aldığım bütün materyal şeylerin yerini duygusal olarak konumlandırmam ve bunların zaman zaman geleneksel zaman zaman “contemporary” olması. Hissetmekten ve hissetmenin ağırlığından korkmuyorum. Farklı uçların zıtlığı da işlerime yansıyıp dengelenmiş halde noktalanıyor olabilir. 

 

Tasarımlarınla aranda nasıl bir bağ, nasıl bir dinamik var? Seninle konuşuyorlar mı mesela?

Kesinlikle hepsinin bambaşka karakterleri olduğunu düşünüyorum. Sırf renkten dolayı değil, hikâyesinden dolayı bile "bu sensin" ya da "bu kesinlikle sen değilsin" diyorum tanıdığım kişiler alırken. 

Kendi ürünlerini gündelik hayatında nasıl kullanıyorsun ve kişiselleştiriyorsun?

Daha fazla ürün yapmış olmak isterdim ama puanlık sadece tekstil aksesuarlar. Çerçeveletip tablo olarak kullanıyorum, onun haricinde bol pantolonlarıma kemer, bandana bluz... En çok kullandığım ürünüm kış eşarplarım, yün ve kaşmir olanlar. Kışın gerçekten çok sıcak tutuyorlar ve yumuşacıklar.

Sana ait bir markanın olması nasıl bir duygu? Çocuk sahibi olmak gibi mi diye sorsak, abartmış olur muyuz?

Üretimin sonunun olmadığı ve her şeyi yapabileceğimi fark ettiğim noktada LAR Studio benim evim oldu. Daha özgür olmak istiyorsan da bir duvar örmeden doğaya açık olursun, yani her zaman değişebilirsin, ben öyle düşünüyorum en azından marka olarak. Üretmek için kendi sınırlarını oluşturmak lazım ve bu çerçeveyi yavaş yavaş geliştirebilirsiniz. Değer yargılarımızın her saniye değiştiği bu dünyada markayı da buna adapte etmemiz gerek diye düşünüyorum. Bu yüzden bir marka sahibi olmak, aslında her saniye değer yargılarını ve hayatı sorgulamama sebep oluyor. 

İşini tutkuyla yaptığın çok açık. Tutarlılıktan uzak düştüğümüz bu günlerde, oldukça güçlü bir duruş sergiliyorsun. Bunu nasıl başarıyorsun?

Yine dediğim gibi değer yargıları… Bir işi neden yaptığını düşünmek lazım. Bir şey az satıyorsa veya çok satmıyorsa insanlar hemen işi kapatma fikrine yöneliyor. Benim için LAR ekonomik kar amacı güden bir marka olmaktan öte, bir desen dünyası. Bu proje hiç üretim bütçem olmasaydı dijital boyutta kalarak da devam ederdi çünkü içimden çıkmak isteyen desenler var ve ben ürettikçe öğreniyorum, büyüyorum. İnsanların düşünceleri için değil, ben üretmekten hoşlandığım için yapıyorum. Bence her şeyden önce dürüst olmak gerek, çünkü kendi olmayan markaların hayatta kalması sadece marketteki bir açığı yakalamalarıyla olur, eğer kendimi ifade edemiyorsam bu bana haz verecek bir zafer değil. Anna Wintour’un dediği gibi, "sağa veya sola bakmayıp önüne bakmak çok önemli". 

New York'ta doğdun, Londra'da okudun. Yurt dışında imza attığın işler, hatta sergilerin oldu. Peki yaşamak ve üretmek için neden İstanbul'u tercih ettin?

Üretim. Eğer fiziksel bir şey üretecekseniz burada olmanız gerektiğini düşünüyorum. Eğer tamamen dijital bir boyutta üretseydim belki daha nomadik bir hayat yaşardım, 1 yıl New York’da, 6 ay Londra’da. Açıkçası çok özeniyorum böyle bir hayata ama elle tutulabilir bir tasarım yapan herkes bence yılda 3-10 kez iş için yurtdışına çıksa bile geri dönebileceği bir çatısı olmalı.

Melez Tea'nın yeni koleksiyonu için paket tasarımı, Network işbirliği, "Gentle" şarkısının video klibi için animasyon derken elini değdirdiğin her sektörü güzelleştiriyorsun. Lar Studio dışında yaptığın işlerden bahset biraz bize de, içimiz açılsın!

BA Grafik Tasarımı/Animasyon mezunuyum, ilk mezun olduğum seneden analog animasyon yapıyordum ve eğer böyle projeler önüme çıksa yapmaya devam etmek isterim ama çok zaman alan bir şey animasyon. Markalardan gelecek projelere cevap vermek haricen kendi projeleremi de yapmak isteyince LAR oluştu. Bu desen dünyamı, tasarımlarımı tanıtmama yardımcı olan bir bazda sağladı açıkçası. Hemi’nin Gentle parçasına yaptığımız video klibi tamamen elle çizilip boyanan karelerden oluşuyor ve EIFE’da Gold Award aldı. Farklı mecralarda projelere açığım, multidisipliner çalışmayı seviyorum. 

Yeni projeler yolda mı? Petra severlere biraz teaser lütfen...

Evet. Gelecek koleksiyon üzerine çalışıyorum ve bu sefer farklı ürün bazında farklı bir mecra olacak. Onun haricinde bir kaç kolabrasyon var, olmadan paylaşamayacağım. Takipte kalın!

Tasarım sürecinde (iyi bir kahveden sonraki) önceliklerin neler? 

İyi müzik. NTS Radio, Soundcloud üzerinden keşifler veya kendi yaptığım playlistlerden, modumu ve ritim hissimi belirlemek üretimime yardımcı oluyor. Doğru “state-of-mind”da olmak -küt diye giremem mesela işin içine- biraz sevdiğim dergilere, sanatçıların sayfalarına bakıyorum. Genelde kendi yaptığımdan çok alakasız işler (mimar, endüstriyel tasarımcı vs.) yapıyor oluyorlar. Boyutsal görsellerden 2d’ye geçiş hoşuma gidiyor. Onun haricinde etrafımı enerji veya ilham veren objelerle kaplamak hoşuma gidiyor. Mesela arkadaşım Emrah’ın Tunus’dan getirdiği bakır deve objesi.

 

Stüdyoda geçirdiğin zaman boyunca ne sıklıkta kahve tüketiyorsun?

3-5 bardak. Her gün. Haftasonları azaltmaya çalışıyorum.

Bir kahveden veya bir yemekten ilham aldığın oldu mu hiç?

Mırra Dinamico isimli bir tasarım var MIRAGE koleksiyonunda, kökenim Mardin. Oraya gittiğim bir tatilde yolda yürürken bir adam -aşırı turistik bir şekilde- arkadaşlarımla bize yaklaşıp “Arap Espressosu diyebileceğimiz Mırra’yı takdim etti. Sert, kakuleli ve türk kahvesinden daha sulu bir dokusu vardı. Sonra babaanneme sordum neden bana hiç Mırra’dan bahsetmediklerini. Babaannem eski Mırra bardaklarını çıkardı. Kulpsuz, altın varaklı ve aşırı arabesklerdi tabii ki! :) Sonra buna ithafen bir eşarp yapmak istedim, çünkü o adam ve bu deneyim oldukça komikti ve sürrealdi.

En sevdiğin kahve hangisi ve hayatındaki yeri ne?

Normalde süt ürünlerini sevmem ve pek süt tüketme yanlısı değilim ama Cortado. Genelde herşeyi az tüketmeyi severim, bittikçe yeniden ısmarlamak. Tadını gerçekten alabilmek için. Starbucks’daki Venti Latte benim en son içeceğim şey mesela. Cortado’yla ilk tanışmam bütün yazı Costa Brava’da geçirdiğim bir dönemde oldu, dil kursuna yazılmış lokal bir arkadaşımla hayatı aşırı tiye almış bir yaz geçiriyordum. Herşeyden zevk alıyordum, az ve öz yaşıyordum. Cortado’nun aklımda bıraktığı şey, Katalonya’daki güneşli ve keyifli günler. 

Petra'yı anlatmak için 5 renk seçsen, bunlar ne olurdu?

Royal Blue, Koyu Gri, Fildişi Beyazı, Bordo, Kahverengi.